YOLUN YARISINDAN SONRA–31

     23. 02. 1984 TRT-II, 10.30–11.00

     Merhaba.

    Sevgili dinleyenler, bu programımızda, bugüne kadar yayımladığı sekizi öykü, on sekizi oyun ve dördü de gezi-deneme-anı türlerinde olan toplam otuz yapıtıyla haklı bir ün kazanan Haldun Taner’in “Dışardakiler” adlı oyunundaki “Yümnü” tipini ele alacağız.

     1915 yılında İstanbul’da doğan Haldun Taner’in öykülerinde düz, yalın ve anlaşılır bir anlatımı(1) yeğlediğini, ince bir mizaha ve ironiye yaslandığını, çok kuvvetli bir gözleme ve derin bir çözümlemeye dayanan ürünler yarattığını (2) belirtir eleştirmenler. Haldun Taner’in oyunlarında da, “olgun bir gözlemin hiç zorlamasız kendiliğindenliği ve okuru anlatıyla baş başa bırakma ustalığı” bulunduğunu, mizahı insan doğasının bir parçası olarak ele aldığını, tiyatromuza getirdiği yeniliklerin, öyküleri gibi, kalıcı nitelikler taşıdığını(3) da vurgular eleştirmenler.

     “Dışardakiler”, Haldun Taner’in 1957 yılında oynanan ilk oyunu. Devlet Tiyatroları’nın sahneye koyduğu bu oyunun ne gibi yankılar uyandırdığını şu anda stüdyomuzda bulunan Sayın Haldun Taner’e soruyoruz.

     Bu benim ilk piyesim değil de ikinci piyesim. İlk piyesim Bilim Adamı sahne yüzü görmemişti. Ben uzun zaman,  bundan dolayı kırılmış,  piyes yazmamıştım. O piyesin sahneye çıkmayışın sebebi, politik bir sebeptir. Bu piyes (Dışardakiler) sahneye çıkarken çok heyecanlıydım. İlk defa bir piyesim sahneye çıkıyor. Oyunculara dedim ki, “çok fena bir tepki alırsak katiyen üzülmeyin, tek sorumlusu benim. Ben yüklenirim bunu ve özür dilerim hepsinden.” Dediler ki, “Niçin bu kadar kötümsersiniz.” “Bilmiyorum” dedim, “yani güvenmiyorum ben bu oyuna pek” dedim. Fakat oyun çok çok güzel oynandı, özellikle başrolü oynayan Ahmet Evintan, Şehriban rolünü oynayan Semiha Berksoy, onun damadı rolünü oynayan Tekin Akmansoy, gazeteci Semih’i oynayan Kerim Avşar, küçük kızı, genç kızı oynayan Tijen Par, hepsi çok çok başarılı oldular ve Muhsin Ertuğrul’un bana sağladığı bu seçkin grup, oyunun başarısını sağlamış oldu. Benden çok, oyundan çok, bu grubun başarısı, alkışları hak etti kanaatimce. Ondan dolayıdır ki, basında da yankılar olumlu oldu. Genel olarak yerli bir oyun, çok yerli bir tip olan Yümnü Bey, sevildi. Kendisine acındı. Özdeşlenildi kendisiyle, atmosfer güzel verilmişti,  detaylarına kadar,  ayrıntılarına kadar.  Dekor harikulade, itinalı ve yerli, yüzde yüz yerliydi. Bundan ötürü, bir-iki de tabii, beğenmeyen çıktı. Beğenmeyenlerden bir tanesi, imzasız bir tenkitti, bir eleştiriydi. Yıllar sonra bu eleştiriyi yazan benim tiyatro alanındaki en büyük dostum oldu, Ulvi Uraz’dı. Ulvi Uraz, nedense imzasını gizlediği bir eleştiri yazmıştı bir dergiye. Onda oyunun acemiliklerini, yanlışlarını kendi görüşüne göre belirtiyordu. Ama nedense imzasını atmamıştı. Dediğim gibi, yıllar sonra kendisiyle çok yakın bir işbirliği kurduk ve benim birçok piyeslerimin başrollerini aldı, rejisini yaptı ve tiyatro dünyasında en fazla, en yakın beraberlik kurduğum kişi oldu.

     Oyun üzerine eski Milli Eğitim Bakanlarından Hasan Ali Yücel de güzel bir eleştiri yazdı ve oyunun salt bize özgü bir oyun olmadığını ve evrensel boyutlarının da olduğunu belirterek, sizin Devlet Tiyatrosu dergisindeki bir yazınıza gönderme yaparak şöyle söyledi; “Piyes bizim olduğu nispette insani, yalnız bunama çağındaki Yümnü Bey’in değil, ikinci plana konmuş şahısların da söyledikleri öyle cümleler var ki, siyasi tarihimiz üzerine yığılmış karabulutları, sert bir güneş ışığı gibi deliyor.” Ve özellikle burada Yümnü Bey’in “Yümnü ölmedi, siz tarihi nasıl tahrip edersiniz!” sözlerine gönderme yaparak, şöyle bitiriyor yazısını: “Doğrudur. Hatta bu kadar bile değil. Yümnüler ölmediler, ölmeyecekler.”(4)

     Sayın Taner, bu Yümnü tipini yaratırken neleri düşündünüz, neyi vermek istediniz, hangi amaçla böyle bir tip yarattınız?

     Şimdi, ben, eğer müsaade ederdeniz, kısacık, Hasan Ali Yücel’in sözüne değineyim. Bu yazı beni çok duygulandırmıştır. Onun değerlendirmesi,- çok değer verdiğim bir insandır- benim için adeta bir ödül oldu, onun bu yazısı. O zaman günlük bir gazetede çıkmıştı. Büyük yankı uyandırdı. Dedikleri inşallah doğrudur. Kendi teveccühüdür. Yalnız burada “Yümnü daha ölmedi” lafını o kadar beğenmişti ki, ben ikinci defa oynanacak olursa, rahmetlinin hatırasına hürmeten oyunun adını “Dışardakiler”den değiştirip “Yümnü Daha Ölmedi” koymak istemeyi düşünecek kadar ileri gittim. Bir daha oynanırsa bu isimle oynansın, demiştim. Şimdi sordunuz Yümnü karakterini nasıl yarattım: Yümnü’ye benzer eski koyu İttihatçılar tanıdım ve bunlarda vefa duygusunun; dostluklarına, büyüklerine, ideallerine bağlılık duygusunun yoğunluğuna şaşıp şaşıp kaldım, hayran oldum. Bu eseri yazdığım dönemde vefasızlık, nankörlük daha ön plandaydı ortamımızda. Böyle bir vefa örneğini -hele ki bunamaya yüz tutan bir adam da bile olsa- vermeyi hayırlı gördüm. Dönmeyen, yanlış-doğru, saplandığı, beğendiği, bir zaman beğendiği, tuttuğu fikirden dönmeyen bir insan. İyi-kötü, bir tutarlılık ve kişilik gösterir. Halbuki siyasi tarihimizi açıp birtakım biyografiler okuyacak olursanız, görürsünüz ki falan adam vaktiyle İttihatçı, sonra İtilafçı olmuş, sonra Milli Harekete karışmış, sonra Serbest Fırka’ya geçmiş, sonra başka partiye geçmiş, sonra Demokrat olmuş, sonra Halk Partili olmuş, sonra 35’lere geçmiş, sonra bilmem ne olmuş ve böyle çok insanlar vardır ve rekor denecek kadar parti değiştiren insanlar bizim siyasi ortamımızda nadirattan değildir. 

     Oyunda da var böyle bir karakter.

     Evet, bunlara, oradakini çok abartı, çok sivri bir insan olarak aldık. Öyle olmamakla beraber yine siyasi hayatımızda böyle insanlar çok boldu bir zamanlar. Onun için Yümnü bana, Yümnü tipindeki, hep aynı kalış, hep kendi kendine tutarlı kalış, eski fikirlere, eski tuttuğu adamlara vefa. O sırada bu benim karaktersizlik saydığım ortama bir panzehir gibi gelecek zannettim. Yani onun için bu Yümnü’yü karakter olarak sahneye koydum. Dediğim gibi özel hayatımda bir takım yaşlılar tanımıştım. Böyle ittihatçılardan. Bir tanesi mesela, meşhur İttihatçı Şeref Bey’di. Bunların hepsinde ortak vasıf, Yümnü’nün vasıflarıydı. Yümnü, belirli bir insan değildi; belirli bir modele göre almadım. Fakat o tiplerin bir birleşimi, bir sentezi, benim de dramatik yapıya uygun olarak ona kattığım bazı niteliklerle ortaya çıktı.

     Sayın Taner, şimdi oyununuzdan radyoya uyarladığımız bölümü, hep birlikte dinlerken, gerektiği yerde olayların nasıl geliştiğini özet olarak anlatır mısınız bize?

     Hay hay.

     Teşekkür ederim.

(Darülaceze bahçesi. Gidip gelenler, fısıldaşmalar. Konuşmaların altında ney sesi duyulur.)

   Hasta Velisi:     (bağırarak) Ne demek bu efendim, ne demek. Burası Darülaceze değil mi? Acizlere, düşkünlere bakmak zorunda değil mi burası…

Doktor:             (yaklaşarak) Ne oluyor burada?

Hasta Velisi:     (yumuşar, yine de üstten) Doktor Beyefendi, çok rica ederim, iki çift lafım var…

Doktor:              Siz kimsiniz efendim?

Hasta Velisi:      Ben… Ben burada kalan Saraylı Hanım’ın geliniyim…

Doktor:              Ha, evet… Sizi ben çağırtmıştım.  Maalesef hanımefendi, bütçe mülahazalarıyla kurumumuzdan birkaç sakinimizi çıkarmak mecburiyetindeyiz.

Hasta Velisi:       Nasıl olur efendim, böyle habersiz tebersiz…

Doktor:               Sizi haber vermek için çağırttım. Nispeten en az düşkünlerle, bakacak yakını olan sakinlerimizden, üç kişiyi evlerine göndermek mecburiyetindeyiz… Üzülerek…

Hasta Velisi:       (sinirli) Olur mu öyle efendim… Ben kayınvaldemi nasıl  bakarım…(küçümser) Yaşı geçmiş, işi bitmiş… Hizmet ister, bakım ister… Yapamam efendim, yapamam. (Tehditkâr) Hem efendim, bizim nüfuzlu tanıdıklarımız var. İcap ederse…

Doktor:              (sinirli) Hanım, nüfuzla mufuzla  ilgisi yok bu işin. Gel bakayım benimle beraber, burada gürültü istemem: Sakinlerimizin dinlendiği bahçede bağırıp çağırmak olmaz. (Yürür…)

Aynur:               (yaklaşarak) Doktor Bey, bir dakika.

Doktor:              Buyurun.

Aynur:               Mektup yazmışsınız… Beni çağırtmışsınız…

Doktor:              Ha, siz Yümnü Bey’in küçük torunusunuz, değil mi? Aynur Hanım olacaksınız.

Aynur:               Evet efendim.

Doktor:              Peki, gelin ikiniz de benimle, büroya geçelim. (Yürürler…)

Hakkı:               (alçak sesle) Tamam. Darülacezeden çıkarılacakların ikincisi de Yümnü  Bey.

Semih:               Üçüncüsü kim acaba?

Hakkı:               (acımayla) Üçüncü piyango kim bilir hangi talihsize vuracak.

BİR SES (EKOLU) ZAVALLI

Semih:                Kim bu Yümnü Bey?

Hakkı:                Şurda tek başına oturan. İttihatçıymış vaktiyle. Talat Paşa’nın da yakını oluyor.

Semih:               Kimi, kimsesi yok mu?

Hakkı:               Var, torunu var. Kız kardeşi de varmış galiba.

Semih:               Torunu, o deminki kız herhalde? Güzel kız.

Hakkı:               O küçüğü. Asıl bir büyük torunu var, evlere şenlik. Nacaklı, şirret, malın gözü, bir şoförle evli. Onlar atmış ya fukarayı buraya. Üç aylıklarının, üstüne oturmak için. Gelin yanına gidelim. (Yürürler)

Semih:               O deminki gelen de mi, ötekiler gibi?...

Hakkı:               Yoo, bak onun hali başkadır. Büyükbabasını bir arayıp soran o. (Yüksek) Efendibaba torunun gelmiş.

Yümnü:            (Yüksek sesle) Ne olmuş?

Hakkı:              (Yüksek sesle) Torunun gelmiş, torunun..

Yümnü:            (Yüksek sesle) Zinnur mu? Şeytan görsün yüzünü.

Hakkı:              (Yüksek sesle) Küçüğü, hani güzeli.

Yümnü:            (sevinçli) Aynur mu?

Hakkı:              (Yüksek sesle) Ha, ha Aynur. (Yavaş) Demek Aynur’muş adı.

Yümnü:            (Yüksek sesle) Nerde, ne istiyor?

Hakkı:              (Yüksek sesle) Mektup almış.

Yümnü:            (Yüksek sesle) Mektep mi açmış?

Hakkı:              (Yüksek sesle) Mektup almış diyorum mektup, idareden. Senin işin için çağırmışlar.

Yümnü:            (Yüksek sesle) Ne işim varmış benim?

Bir Ses:            (uzaktan) Hakkı Efendi. Aktör Hakkı Efendi. Başdoktor Bey sizi çağırıyor.

Hakkı:              (irkilir)  Ne dediniz?

Bir Ses:            (daha yakından) Doktor Bey sizi istiyor dedim.

Hakkı:              Ah, belli oldu. Üçüncü de benim. Tut beni fenalaşıyorum.

Semih:              Kendinize gelin Hakkı Efendi. Siz büyük bir aktörsünüz. Kendinizi bırakmayın.

Hakkı:              Kör talih buraya da erdi, yetişti. Bildim zaten kabağın benim başıma  patlayacağını. Gözüm seğiriyordu sabahtan beri…

Semih:             Aldırma Hakkı Efendi, herkesle gelen düğün bayram.

Hakkı:              Son günlerinde bile rahat yok insana. Futbol topu gibi o vurur, bu vurur. İşte sanatkârın kederi. (Aktör gibi) Ve kadrini bilenler gelsin… (Yürür, çıkar.)

Semih:             (Yüksek sesle) Nasılsınız beyefendi?

Yümnü:           Ha? (Yüksek sesle) Bir gün iyi, beş gün hasta..

Semih:            (Yüksek sesle) İyisiniz, İyi maşallah…

Yümnü:          Yaş seksen üç. Heybemizi sırtımıza vurduk gidiyoruz işte…

Semih:            Ben sizi tanıyorum beyefendi.

Yümnü:          (anlamaz) İhtiyarlık kötü oğlum kötü. Herkese yük olmak…

Semih:            Estağfurullah…

Yümnü:          En iyisi ölüp gitmek. Temizlik.

Semih:            Allah korusun. Büyükpeder de İttihatçıydı.

Yümnü:           (heyecanlı) Öyle mi? Kim acaba?

Semih:             Nusret Hakkı.

Yümnü:           (heyecanlı) Hangi Hakkı? Sapancalı Hakkı mı?

Semih:             Hayır.

Yümnü:           İsmail Hakkı. Cevat Paşa’nın damadı.

Semih:               O da değil. Nusret Hakkı.

Yümnü:           Bildim. Aydın murahhaslarından.

Semih:             Ta kendisi.

Yümnü:           (sevinçli) Ayol sen onun torunu musun?

Semih:             Evet efendim. İzin verirseniz elinizi öpeyim, efendim…

Yümnü:           Berhüdar ol evladım. Maşallah. Tevekkeli benziyorsun. Otur otur. İsmi âliniz?

Semih:             Estağfurullah, Semih efendim.

Yümnü:           Müşerref olduk. Hakkı cidden zayiattandır. Mert adamdı her şeyden önce. Sapına kadar erkek. Nur içinde yatsın.

Doktor:            (yakınlaşarak) Niye gelmediniz Semih Bey? Size gazete için enteresan mevzular çıkabilirdi.

Semih:             Ne yaptınız saraylı hanımın gelinini doktor bey?

Doktor:           (alçak sesle) İkna olur soydan değil. Bağırdı, çağırdı. Gitti. Halbuki durumları çok iyidir, biliyorum. Olmazsa ücretli pavyona geçirecek.

Semih:             Aktör?

Doktor:            Ona filmci bir dostumun yazıhanesinde kapıcılık bulduk. Bir de çekilecek bir filmde rol bulacağımı vaat ettim. Rolü duyunca yüzü güldü. Bavullarını hazırlıyor.

Yümnü:           (yüksek sesle) Aynur nerde? Aynur gelmiş.

Doktor:            (yüksek sesle) Telefonda, (Semih’e alçak sesle) Kız almak istiyor ama, eniştesiyle ablasından korkuyor. Emir kulu ne yapsın. Eniştesinin tamirhanesine telefon ediyor, bakalım.

Semih:            Aktöre iş ve rol buldunuz ama, Yümnü Bey?

Doktor:           Onun üç aylıkları var. Küçük bir şey gerçi. Ama hiç yoktan iyi. Sıhhatti fena değildir. İlkin Demans Senil demişler ona, bence tipik bir Amnesia.İyi günler görmüş, şimdi ahir ömründe evinden uzak ve unutulmuş olmak ağırına gidiyor. Evine, kendini seven, önemseyenlerin arasına dönmesi hayırlı olacak elbet. Bir de meşguliyet bul…

Aynur:             (gelerek) Olmaz diyor. Alma gel bir şey yapmazlar diyor. Götürsem biliyorum, evde eniştem, ablam kızılca kıyamet koparacak…

Semih:             Ben onları ikna ederim.

Aynur:             Beyefendi Belediyeden mi?

Doktor:            Hayır… Şey… Semih Bey, gazetecidir. Matbaa işletmecisi…

Aynur:             Nasıl ikna edeceksiniz?

Semih:               Bırakın dedim ya bana. Doktor beyden bütün öğrendiklerimi söylerim onlara. Kendisine şefkat ve ilgi dolu bir ortam gerektiğini…

Yümnü:           (yüksek sesle) Ne oluyor Aynur? Ne oluyor efendi oğlum? Bana da anlatın.

Semih:             Eve gidiyoruz beyefendi. Evinize gidiyoruz. Aynur Hanım, gelin, beyefendinin eşyasını toplayalım.

Doktor:            Hayrola? Hemen mi gidiyorsunuz?

Semih:             Dedeye ney, aktöre rol, nasıldı o? Küçüklere emzik, büyüklere ümit. Öyle demediniz mi doktor? Elbet Yümnü Bey için de bir şey düşünürüz.

     Bir Ses: (ekolu) Zavallı

     MÜZİK: Ney sesi çıkar iner.

     Oyunun ikinci tablosunda Yümnü’nün eve gelişini görürüz. Yümnü’nün kız kardeşi Şehriban ve küçük torunu Aynur’dur. Ancak büyük torun Birnur ve kocası Necati, şimdi işlerinin eve bir yaşlının gelmesiyle biraz değişmesinden tedirgindirler ve Yümnü’yü eve dönmüş yaşlı insan olarak saygıyla, hürmetle değil de, biraz saygısızlıkla ve evden tekrar Darülaceze’ye gitsin diye, türlü uygunsuzluklar, saygısızlıklar çıkartarak, rahatsız etmek isterler. Necati, oyundan da anladığımız gibi, karaborsacılıkla, stokçulukla uğraşan uyanık bir tiptir. Köşeyi dönme merakındadır, maddiyattan başka bir yere saplanmayan bir insandır, düzeysiz ilkel bir insandır. Cabir diye biriyle de ortaklık kurmak peşindedir. Bu yüzden Aynur’u yani baldızını, Cabir’e vermek istemektedir. Çünkü ayrıca ortaklık için de o zamanın parasıyla 5,000 Lira gibi büyük,  kolay ele geçmeyen bir parayı ele geçirmek için fırsat aramaktadır bir yerden. Böyle bir kapital bulup bunu Cabir’e bunu vermek istemektedir işe katılmak için. Bu yüzden, sık sık eve gelip gitmekte olan, Semih onu ayrıca rahatsız etmektedir. Çünkü Semih, Aynur’u sevmektedir. Yümnü’ye destek olmaktadır, Yümnü’yü yüreklendirmektedir. Daha iyi görmesi için gözlük, daha iyi duyması için de işitme cihazı gibi armağanlar vermektedir. ki bunlar simgesel birer armağandır, çünkü her ihtiyar biliyorsunuz kendi odasına büzülür. Dünyayla kopmuştu, Yümnü Bey de Darülaceze’de. Kulağı duymadığı, gözleri de iyi görmediği için. Şimdi onun gözlerine daha iyi bir görüş, kulaklarına işitme yeteneği sağlamak, dünyaya açılmasını sağlamaktır. Bu Necati ve karısının çok tersine gider, Yani Yümnü Bey’in büyük torununun tersine gider. Semih, Yümnü Bey’i ayrıca da moral olarak desteklemektedir. Tavla oynamaktadır, satranç oynamaktadır, gönlünü kazanmaktadır, hatıralarını eşeleyip onu konuşturmaktadır. Sevdiği geçmiş dünyasına dönmesini sağlamaktadır. Bir gün, bu arada Yümnü’ye bir tomar gazete getirir. 

EFEKT: Bir bahçe. Kuş sesleri.

Şehriban:        Dün gece gözümü kırpmadım gene. Hadi evdekilere saygınız yok, konu komşudan utanır insan. Sabaha kadar münakaşa.

Necati:            (alaylı) Sabah radyosu paraziti başladı yine.

Zinnur:           Boş ver anam, boş ver.

Şehriban:        Biliyorum, inadına yapıyorsunuz. Odası bitişik, duysun da gocunsun diye.

Aynur:            Bırak hala, aldırma.

Necati:            Kalktı galiba moruk.

Şehriban:        Hay moruklar götürsün seni. Sen olmayacaksın sanki. Moruk aşağı, moruk yukarı.

Aynur:           Yine tansiyonun yükselecek hala.

Şehriban:       Ağabeyim senin gibi birisini yanında kavas kullanmazdı.

Necati:           Bak sen şu işe, şimdi ben onu yanıma kavas aldım. İnsan ne oldum dememeli. Ne olacağım demeli hala hanım.

Şehriban:        Allah kimseyi senin ekmeğine muhtaç etmesin.

Necati:            Âmin. Ben de gece gündüz ona duacıyım. (kalkar) Hadi bana eyvallah.

Zinnur:            Necati.

Necati:            (biraz uzaktan) Hop dedik.

Zinnur:           Bak şu kâğıtları unuttun.

Necati:            İnsanda akıl bırakıyorlar mı bunlar. Cabir’in telefon numarasını yazmıştım oraya. O ortaklık işi için arayacağım yine.

Zinnur:            Ah o gün üstünde bir beş bin olmalıymış.

Necati:            Ah anam ah beş binim olsa aldıydım ortaklığı garanti. Ama üzülme, bulacağız elbet borç, harç. Sen merak etme. Haydi eyvallah. (yürür)

Aynur:            Efendibaba geliyor.

Yümnü:          (yaklaşarak) Sabah şerifler hayırlı olsun.

Aynur:            Sizin de. İyi uyudunuz mu?

Yümnü:          Semih Bey uğrayacaktı bu sabah.

Zinnur:           Oh yine satranç, tavla, çene… (yürür, çıkar)

Yümnü:          Yazık çok yazık.

Aynur:            Çay yapayım mı efendibaba?

Yümnü:          İstemem.

Aynur:            Üşümeyesin. Serin biraz sabahleyin. Hırkanı getireyim mi?

Yümnü:           İyi iyi.

Semih:            (yaklaşarak) Merhaba.

Yümnü:          (sevinçli) Hoş geldin delikanlı, safa geldin.

Semih:            Rahatsız etmiyorum ya?

Aynur:            (heyecanlı) Yoo, hayır. Bilakis. Geldiğine sevindik.

Semih:            (heyecanlı) Teşekkür ederim. (Yümnü’ye:) Bey baba, bakın size ne getirdim.

Yümnü           Nedir bu evlat?

Şehriban:        Aç bakalım ağabey. Dur ben açayım. (Kâğıt hışırtısı)

Yümnü           Nedir bu. Telefon gibi bir şey.

Semih             (şakacı) Evet telefon da denebilir. Dışarısıyla yeniden münasebete geçebilmeniz için. Bir işitme âleti.

Yümnü           Ne zahmet ettiniz evladım. Bu kadar masraf.

Semih             Bizim pederindi. O şimdi gözlüklüsünü aldı. Bu evde boşu boşuna duruyordu.

Şehriban:        Tak bakalım ağabey, fayda edecek mi?

Yümnü:           Böyle mi?

Semih:            Hayır şöyle takılacak. (Takar)

Aynur:            Nasıl, işitiyor musun efendibaba?

Yümnü:           Duyuyorum ya, yalnız daimi bir uğultu yapıyor.

Semih:             İlkin öyle gelir alışırsınız yavaş yavaş. Gözlükte de öyle olmadı mı? İyi duyuyorsunuz ya.

Yümnü:           (memnun) Duyuyorum. Eskisinden çok daha iyi.

Şehriban:         Hay Allah senden razı olsun, oğlum. Allah ne muradın varsa versin.

Semih:             Bakın beyefendi, size bir de gazete getirdim bugün. İttihat ve Terakki’nin Gizli Emelleri, diye bir yazı serisi neşrediyor.

Yümnü:            (dik) Nasıl? Ne gibi? Gizli emeller?

Semih:             Okumadım uzun uzun, belki sizi alakadar eder diye getirdim.

Yümnü:            Kimmiş bunu yazan?

Semih:             H. S. Kamar, diyor.

Yümnü:            Ne biçim isim böyle? Ne herzeler yumurtlamış?

Semih:              Mesela, Talat Paşa diyor, kaçarken İttihat ve Terakki’nin bütün parasını da beraber götürmüş.

Yümnü:            (sert) Haşa, iftira. Hem Talat kaçmadı. Hem de yanında para

                         götürmedi. Zaten paramız kalmamıştı ki. Bak şu terezin yediği naneye. Kim acaba bunu yazan herif?

Semih:             Adını kısaltarak yazmış. H. S. D dediğine göre, Hasan olabilir, Haluk olabilir, Hulki olabilir…

Yümnü:           Hulki. Hulki. Sakın Hamamcı Lütfi’nin oğlu Hulki olmasın.

Semih:             Hatıratında İsviçre’de tahsil ettiğinden filan bahsediyor.

Yümnü:           Tamam tamam ta kendisi. İyi tahmin etmişim. Tevekkeli Fahri kâinat Efendimiz “yardım ettiğin insan ise, şerrinden kork” buyurmamışlar. Besle kargayı oysun gözünü. Bu adamı bizzat Talat himaye etti. Tahsile yolladı.

Semih:              Adını birkaç kere duydum galiba. Zannederim şimdi zengin ve nüfuzlu bir zat.

Yümnü:             Neye yarar oğlum neye yarar. Böylesi herifleri hâlâ tutanın aklına şaşarım. Bukalemun gibi her devri siyasiyeye göre renk değiştiren bir garibeyi hilkat. Ayak öpücü, çanak yalayıcı bir…(sinirle öksürür…) Durun bende bu herifin Talat’a yazdığı mektuplardan birkaçı olacak zannedersem. Hepsi bu mealde. Dalkavukça. Evrakımın arasındadır. Hepsini saklarım. (Heyecanlı) Tarihi sen çıkarına göre nasıl tahrife kalkarsın Hulki Efendi. Yümnü daha ölmedi.

Semih:               (Kendi kendine) Darülaceze’deki Doktor, Yümnü Bey kendine bir  meşguliyet bulsa, iyi olur, demişti. Aklıma parlak bir fikir geldi. (Sesli) Beyefendi, ben sizin yerinizde olsam hatıratımı yazardım…

Yümnü:             Hatıratımı mı?

Semih:              Tabii ya. Yakın tarihin vukuflu şahidi kaç kişi kaldı bugüne bugün şurada. Allah geçinden versin, hep faniyiz..

Yümnü:            Yani ölmeden… Hiç düşünmemiştim bunu. Haklısın evlat. Elim henüz kalem tutarken yazmalıyım… Ama bilmem ki toparlayabilir miyim, dersin?

Semih:               Elbette efendim. Ben de size yardım ederim.

Yümnü:             Ama evvelemirde şu saygısıza bir cevap yazsam diyorum… 

Semih:               Paye vermiş olursunuz. Siz hatıratınızı yazın. Bastıralım, o cevap olur.

Necati:              (yaklaşarak) Kimmiş o saygısız, efendibabayı gazaba getiren.

Şehriban:           Hulki Bey’miş. Neydi öbür adı?

Aynur:               Damar galiba.

Necati:               Hulki Damar mı? Çaktım. Bizim Hidayet’in patronu. Cins herifin biri diyorlar. Peki, Semih Bey, bu kitabı kim basar?

Semih:               Basma işini ben üstüme alırım. Babamın matbaasında basarım. Telif ücreti de veririz.

Necati:               Para mı? İyi. (sesli) Beybaba, bak oturduğun yerden para kazanacaksın.

Yümnü:             Evet Semih oğlum, yazmalı. Hafızam ve melekâtı akliyem henüz yerindeyken, nesli âtinin enzarı-ibreti önüne bütün bildiklerimi dökmeliyim. Mezara götürecek değilim ya bendekileri. Ne güne duruyorum. Siz de yardım edecek olduktan sonra. “Bir hakikat kalmasın âlemde nihan”. Yümnü daha ölmedi.

Aynur:              (alçak sesle) Semih. Bu iş onu yormaz mı?

Semih:              (alçak sesle) Fizyolojik olarak belki. Ama bir bakıma da hayata bağlar. Avutur.

MÜZİK-GEÇİŞ: Yaşasın hürriyet, Musavat Uhuvvet Marşı…

Hakkı:             (yakınlaşarak) Efendim, bendeniz Hakkı. Otello Hakkı derseniz daha iyi tanır. Yümnü Bey’in Darülaceze arkadaşıyım.

Şehriban:         Bilmem ağabeyim ziyaret kabul eder mi? Çalışıyor da.

Hakkı:             (hayretle) Çalışıyor mu?

Zinnur:           Evet, evet çalışıyor. Hatıratını yazıyor. Avans verdiler. Ya ya matbaadan avans verdiler.

Hakkı:            Avans mı verdiler?

Şehriban:        Serdi evrakını. Üç haftadır gece gündüz yazıyor.

Hakkı:            Bayram günüde mi?

Şehriban:        Çalıştığı zaman bayram, seyran dinlemez sağ olsun. Gençliğinde de öyleydi.

Yümnü:          Hasna!... Hasna!

Hakkı:            Hansa da kim?

Şehriban:        Rahmetli karısı… Hatıralarla yoruldu. Zaman zaman kendini o devirde sanıyor.

MÜZİK-GEÇİŞ

     İki, üç, dört ve beşinci tablolarda olaylar özetle böyle gelişir. Yümnü elinde olan belgelere dayanarak ve bunlar üzerine zayıf hafızasının kendisine hatırlattığını sandığı anılarını da bunların içine karıştırarak, gece gündüz, bayram demeden, seyran demeden hatıralarını yazmaya başlar. Aynur’la Semih arasındaki aşk da bu arada pekişir. Ancak Semih kitabın bastırılmasında güçlüklerle karşılaşır. Kitabı matbaasında bastıracağı babası bu hatıralarının yayınlanmasını sakıncalı görmektedir: Birtakım problemler çıkarabilir; bazı kimselerin polemiğini davet eder, diye. Bu yüzden Semih kitabı başka bir matbaada bastırmak zorunda kalır. Basılmış kitabı Yümnü’ye getirir, bayram çocuğunu sevindirir gibi. Yümnü çok mutludur. Ancak Semih, kitabı sırf sevindirmek ve basılan bir kitabını adama vermek ve böylece geleceğe kaldığını ona ispat etmek için bu manevrayı yapmıştır. Bunu ciddi olarak piyasaya sürmeyi o da şimdi sakıncalı görmektedir. Yapılacak iş bunun basıldığını ihtiyara göstermek, fakat dışarıya yayılmamasını sağlamaktır. Fakat Yümnü Bey bunların hepsine birer ithafiye yazmak ister. Genel Kurmay Başkanlığına, eski siyaset arkadaşlarına, tanınmış gazetecilere, gazetelere yayılmasını, tanınmasını istemektedir.  Birden bire Yümnü Bey eski zamanlardaki, politik yaşamının, coşkusuna kapılmıştır.  Bunu nasıl önlemek lazım geldiğini düşünür Semih, der ki “siz yazın ithafiyeleri, ben onları postalarım, bizzat götürür yerine veririm,” der ve bir oyuna girer. Bunları alacak ve hiçbir yere göndermeyecektir. Ancak bu gürültü arasında kitaplardan birisi yere düşer. Semih gittikten sonra fark edilir, arkasından seslenilir, duymaz, duymadığı için o yazılmış ithafiye ile -bir gazeteyedir bu- bunu evdekilerden biri götürür, postaya atar, Yümnü Bey’in ısrarıyla. Evdekiler de Semih’in bu oyunu oynadığını bilmemektedir tabii. İşte olayı, bu unutulan ve postayla belirli bir gazeteye giden, kitap çıkarır. Bu kitabın o gazetede, Hulki Damar adındaki bir politikacıya hücum etmektedir. İkiyüzlülükle suçlamaktadır Yümnü Bey. Ona zaten düşman olan bir gazetenin eline düşünce, gazete bu haberden faydalanır. Sadece birkaç suçlamayı haber olarak ikinci sayfasında verir ve Hulki Damar’ı çileden çıkarır. Hulki Damar kalkar, Yümnü Bey’e gelir. Kendisini dava edeceğini, ancak ihtiyarlığına hürmeten bir şartla bundan vazgeçebileceğini bildirir. O şart da şudur; bunu yalanlaması. Yümnü böyle bir şeyi şiddetle reddeder.

MÜZİK-GEÇİŞ

Necati:            Ama ben sana demedim mi Zinnur’cuğum. Bu oğlanın maksadı hatırat matırat değil. Maksat eve girip çıkmak. Anlıyorsun değil mi?

Zinnur:           Ben anlamıştım ama

Necati:           Bak başımızı belaya soktu. Başımızı değil tabi; bizim ihtiyarın başını: Hulki Damar Bey, mahkemeye vermiş bizimkini.

Zinnur:           Beybabanın evrağı çalınmasaydı zor verirdi. Hulki Bey’in Talat Paşa’ya yazdığı mektuplar kaybolduğu için beybabam müfteri durumuna düştü.

Necati:           Neyse canım, biz işimize bakalım. Cabir’le ortaklığı kuruyoruz.

Zinnur:           Sahi mi? (tereddütlü) E ama, beş bin lira istemiyor muydu?

Necati:           Para hazır, bak.

Zinnur:           Nereden buldun bu kadar parayı.

Necati:           Karıştırma sen…

MÜZİK - GEÇİŞ

Semih:            (merdivenleri çıkarak) Nerede Yümnü Bey?

Hakkı:            Vaziyet nasıl?

Semih:            Ne o, niye hepiniz bana öyle düşman gibi bakıyorsunuz?

Aynur:            Neredeydin kaç zamandır?

Semih:            Anlatacağım. Söyleyin Yümnü Bey nasıl?

Şehriban:        Kötü, oğlum. Odasına kapandı. Düdükler başladı yine.

Hakkı:             Ne düdükleri?

Şehriban:        Kulağında. Hastalığının başında da böyle olmuştu.

Aynur:            Üç gündür ağzına bir şey koyduğu yok.

Semih:            Durun bir de ben deneyeyim. (Kapıyı tıkırdatır) Beyefendi, beyefendi açın. Size iyi haberler getirdim.

Aynur:            Duymaz. Aleti atmış.

Hakkı:             Kâğıt yazıp atsak kapının altından?

Aynur:            Yaptık, onu da. Fayda etmedi, geri itiyor ayağıyla.

HAKKI:         Fesüphanallah, zavallı Yümnü Bey. Kendine bir fenalık yapmasa.

Aynur:            Kaç gündür gözümüze uyku girmiyor. Hep senin yüzünden Semih.

Semih:              Bütün suçum zavallı bir ihtiyara son günlerinde biraz ümit sağlamaktı.

Aynur:              Sade o kadar mı? Sırfen bunun için mi dadandıydın bu eve?

Semih:              (alaylı) Hayır, sırfen o değil. Biraz da sen. Bir de ben kendimi iyi bir iş yaparak babama ispat etmeye kalktım.

Aynur:            Ama efendi babamı harcadın bu arada.

Semih:            Harcamadım. Cidden ona iyilik etmek istiyordum.

Aynur:           Yorulup hastalanacığını hiç düşünmedin ama.

Semih:            Düşündüm. Ama birkaç günlük ömrünün ümitle, heyecanla doldursun istedim. Bir yağ kandili gibi yavaş yavaş tükeneceğine bir anda, ama son bir parlayışla sönüversin, dedim. Fena mı?

Şehriban:        Bu mahkeme işinden nasıl kurtaracak. Bir tanıdığınız falan…

Semih:             Efendim korkacak bir şey yok. Yümnü Bey’i kurtardık o bakımdan. Asıl mühim olan sağlığı.

Şehriban:        Nasıl kurtardınız, konuşsana oğlum.

Hakkı:             Doğru mahkemeden geliyoruz.

Semih:            Ceza giymeyecek. Karşı taraf feragat etti Yümnü Bey’e karşı davasından.

Hakkı:            Bütün suçu Semih Bey yüklendi.

Semih:            Efendim, bütün işi Hulki Damar Bey’e karşı bir siyasi manevra sandılar. Varsın öyle bilsinler.

Hakkı:            Hulki Damar, Talat Paşa’ya yazdığı mektubu Necati Bey aracılığıyla elde etmiş. Avukatından öğrendim. Beş bin lira karşılığında…

Semih:            Hakkı Efendi, bunu söylemeniz gerekmezdi.

Hakkı:            Yümnü Bey’in dediği gibi: Bir hakikat kalmasın, Allah’ım dünyada nihan.

Semih:            Neyse. Şimdi Darülaceze’den adamlar gelecekler, beyefendiyi alacaklar.

Aynur:            O da niye?

Semih:            Yümnü Bey’in Darülâceze sekenesinden olduğuna dair rapor alarak bunak olduğunu ileri sürdük. Affedersiniz. Karşı taraf bunun üzerine Yümnü Bey’in Darülâceze’ye kaldırılması şartıyla davasından vazgeçti.

Şehriban:         Ama o tenkisatla çıkarılmıştı oradan.

Semih:             Karşı taraf onu ücretli bir pavyona yerleştirmeyi, masraflarını ödemeyi kabul etti. Bir yardım olarak, bir jest… Yümnü Bey’i kurtarmak için mecburen kabul ettik.

Aynur:            Böyle bir şeyi asla kabul etmezdi beybabam.

Semih:            Haklısınız.

Aynur:            Madem almaya gelecekler, ben bavulunu hazırlayayım.

Şehriban:        Efendi babanın Liynet şurubunu da unutma. Konsolda olacak…

Aynur:           (uzaktan) Aman Allah’ım! Tabanca!

Semih:            Ne tabancası?

Aynur:            Tabancası çekmecede yok. Talat Paşa’nın hediye ettiği tabancası… Yok.

Şehriban:        Yarabbim, sen bize acı!

Aynur:            (kapıya koşar, yumruklar) Efendi baba, Efendi baba. Aç kapıyı. N’olursun?

Şehriban:        Ağabey kurban olayım aç. Bak kurtulmuşsun. Bir şey olmayacak.

Semih:            (alçak sesle) Durun aklıma bir şey geldi. Beyefendi, mütareke yıllarında kaçakken, eve gelmek için pencereye asılan çamaşırları parola olarak kullandığınızı söylemişti. Bana bir sopa ve çamaşır verin.

Aynur:            Bu süpürge sopası olur mu? Buyrun.

Şehriban:        Şu beyaz elbiseyi de alın.

Semih:            Hah. Oldu. Hakkı Efendi beni tut, yan pencereden sarkıp sopayı onun penceresinin önüne uzatacağım.

EFEKT: Pencere açılması

Semih:           (sesi derinden gelir) Kapının deliğinden bakın. Ne yapıyor?

Hakkı:           Hiçbir şey görünmüyor, kalkmış sandalyesinden.

Şehriban:      (alçak sesle) Duyuyor musun, bak bir gürültü var içerde.

EFEKT: KAPIDA ANAHTAR SESİ

Hakkı:           Semih Bey, gel içeri. Çıkıyor.

EFEKT: KAPI AÇILIR.

Şehriban:      (sevinçli) Oh! Nasılsın ağabey?

Yümnü:        (aldırmaz) Dün gece rüyamda Talat’ı gördüm. Yümnü, dedi bana. Şerefin neyi emrediyorsa onu yap.

Şehriban:      (korkuyla) Ağabey.

Yümnü:         Tabanca şakağımda, mum ışında, bir kere daha düşünmüştüm intiharı.

Şehriban:       Malta’ya sürülmeden önce.

Yümnü:         Ama o zaman da intihar etmemiştim. Talat da intihar etmemişti. Cemal de, Napolyon da… Neden? Hesap verme gününe kadar yaşamamız gerek. İntihar, korkakça bir kaçıştır. Kalıyorum. Hesap gününe kadar. Yaşamakta devam edeceğim. Mevkufen de olsa. Beni tevkif edebilirler. Ama tarihin huzuruna alnımın akıyla çıkmamı önleyemezler. Hasna’ya mukayyet olun. Semih evladım bunları yalnız bırakma. İkinci cildi içerde yazacağım. Nerde benim uşağım. Abidin… Abidin… Al bavulumu, artık gidebiliriz.

BİR SES (EKOLU): Zavallı.

MÜZİK – Ney sesi

     Evet, oyununuz böyle biter Sayın Taner. Şimdi oyununuzdaki Yümnü Bey’in ortaya koyduğu yaşlılık sorunu konusunda uzmanımızın değerlendirmesine geçmeden size teşekkür ediyoruz.

     Asıl ben teşekkür ederim, bu eski oyunu tekrar bana hatırlattığınız için.

     Sevgili dinleyenler, şimdi İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi öğretim üyelerinden Doç. Dr. Sayın Engin Eker’in değerlendirmesini sunuyoruz:

     Sayın Haldun Taner’in “Dışardakiler” adlı oyununun baş kahramanı Yümnü Bey, yaşa bağlı unutkanlık ile daha sonra senil demansın (bunamanın) başlangıç döneminde olabilecek orientasyon kusurları, bellek ve zekâda yıkılma ve düşünce yeteneğinde bozukluğun yanı sıra, duygulanım durumunda ve davranışta bozukluklar göstermektedir.

    Bunama (Senil Demans) çoğu kez 70–80 yaş dolaylarında başlar. Başlangıç yavaş ve sinsidir. Fakat bazen hafif bir ateşli hastalık, bir çevre değişikliği, eşinin ölümü veya burada olduğu gibi zihinsel çalışma isteyen bir durumla karşılaşma hastalığı birden ortaya çıkarabilir. Hatırlanacağı üzere Yümnü Bey’de hastalık belirtileri, hatıralarını kaleme almaya başladığından bir süre sonra belirginleşmeye başlamıştır. Ölmüş eşini çağırmakta, kendisini çevreden ayırmakta, yemek yememekte, çevresi ile olumsuz ilişkilere girmektedir. Eski kişilik özellikleri abartılmış şekilde ortaya çıkmaktadır. Sonunda ölmüş eşine göz kulak olunmasını tembih ederek, sözde var olan uşağını çağırarak, mahkeme önünde hesap vermeye gitmektedir.

    Yaşamı gözden geçirme, hatıraları yazma isteği, yaşamlarının son dönemlerine gelmiş çoğu kişilerde görülebilir. Özellikle Yümnü Bey gibi, gerçekten yazılacak hatıraları olan kişilerde bu yazma süreci bir tutku halini alabilir. Geçmiş olaylar, yaşamın erken dönemine ait olaylar belirgin bir açıklıkla hatırlanabilir. Geçmiş yaşam olaylarını hatırlama kişide bir nostalji durumu, değişik derecede bir pişmanlık duygusu, ruhsal çökkünlük durumu yaratabilir.

    Yümnü Bey, oldukça yüksek zihinsel süreç isteyen hatıralarını yazmaya başlangıçta büyük heves ve coşku ile başlıyor. Kitabının yayımlanmasından da büyük bir sevinç duyuyor. Ancak Hulki Bey’in mahkeme yoluyla yaptığı baskı ruhsal dengesini bozuyor. Korkuya kapılıyor, çevreden çekiliyor, yakınları ile ilişki kurmuyor, bir negatif tutum içine giriyor. Zorluklar karşısında bir kaçışa giriyor. Katastrofik reaksiyon dediğimiz bu duruma özellikle bunamanın başlangıcında zihinsel işlev isteyen ve bunaltıya neden olabilecek bir durumla karşılaşan yaşlılarda sıklıkla rastlanmaktadır.

    Oyunun son bölümünde belirtilmeye çalışılan Senil Demansın (Bunamanın) klinik belirtilerine tekrar dönersek, sinsi başlayan tipte, çoğu kez başlangıçta hafif bir unutkanlık dönemi vardır. Başlangıçta bellek yıkımı yakın zamanda olmuş olayları ilgilendirir. Uzak hatıralar Yümnü Bey’de de olduğu gibi iyi korunmuştur. Esas sorun beynin yeni bilgileri kaydetmesindeki zorluktur. Erken bellek bozuklukları çoğu kez hastanın yakınmaları ile belirginleşir. Hasta odasında veya işyerinde günlük eşyaları nereye koyduğunu hatırlayamaz, yemeği ateşte unutur.  Hava gazını, ocağı açık bırakabilir. Zekâda da yıkılma erken dönemlerde belirgin olabilir. Somut düşünme, bozulmuştur. Gazete bulmacalarını yapmada güçlük çekilir. Hasta yeni durumları kavramada zorluk çeker. Genel bilgi azalmıştır.

    Öte yandan hastanın kişiliğinde de değişiklikler oluşur. Yaşlının hastalanmadan önceki kişiliği abartılmış bir şekilde ortaya çıkar. Neşeli bir kimse daha dışa dönük olur. Aşırı aktivite içinde görülebilir. Yümnü Bey de haftalarca gece gündüz, bayram seyran demeden, odasına kapanarak çalışmıştır. Aksine kişiliği gereği sakin ve içe dönük bir kişi, çevreden daha çok çekilebilir. İlgi alanlarını daha da daraltabilir. Uğraşları daha sınırlı ve amaçsız olur. Daha seyrek rastlanan bir durum da kişilik ve karakterin tamamen değişmesidir. Böyle bir kişi hastalık başladıktan sonra çabuk parlayan, çabuk heyecanlanan bir kişi haline gelebilir. Hastalığın erken döneminde görülen bu zihinsel açıdan kendisindeki değişiklikleri, kendisindeki bir şeylerin eksildiğini kavrayan hasta ruhsal çökkünlük durumuna girebilir.

    Yaşlıda sıklıkla olabilecek sağırlık (Yümnü Bey’de olduğu gibi), görme kaybı gibi durumlar bu belirtilerin daha belirgin olmasına ve daha kısa sürede şiddetlenmesine neden olabilir.

    Bütün bu belirtiler içinde olan yaşlıların, tüm yaşamı boyunca alışmış bulunduğu çevreden uzaklaşmadan, akraba ve yakınları ile ilişkilerini kesmeden ve çevresinden gördüğü saygıyı yitirmeden aile yuvasında yaşamını sürdürmelidir. Yaşlının yakınları her türlü olanakları kullanarak yaşlının aile çevresi içinde kalmasını sağlamalıdır.

    Gerek evlerinde yaşayanlara ve gerekse kaçınılmaz bir zorunluluk nedeniyle kurumlarda yaşama zorunda kalanlara, özellikle zihinsel işlevlerinde bir azalma olmuş yaşlıları, günlük işlerini kolaylıkla yapabilmeleri için uğraş tedavisi uygulanmalıdır. Yaşlı kendisinin yapması gereken bütün işleri başarıyla uygulayacak duruma sokulmaya çalışılmalıdır. Bütün bunların sağlanabilmesi için hastanın işbirliğine ve uzmana gereksinmesi vardır. Bu açıdan, uğraş tedavi uzmanı hastasını yakından tanımalı, psikolojisini kavramalı ve ona nelerin, niçin ve nasıl yapılacağını açıklamalıdır. Hastanın, örneğin kas kuvveti, mafsallarının hareket durumu, görme, işitme keskinliği, belleğin durumu, öğrenme yeteneği gibi özelliklerinin iyi bilinmesi gerekir. Yümnü Bey’ de olduğu gibi, hastaya bir uğraş bulunacak diye, bedensel, zihinsel ve duygulanım bakımından aşırı yüklenilmemelidir. Oyundaki Semih Beyin amaçladığı gibi, yaşlının birden parlayıp sönmesi, bizce kaçınılması gereken bir tutumdur.       

     Verdiği bilgiler için Doç. Dr. Sayın Engin Eker’e teşekkür ediyoruz.

Önceki YazıAna Sayfa