SESLERİ BENDE KALDI   

NECATİ GÜNGÖR

Ses uçar yazı kalır, derler. Radyo programcılığı bu yüzden talihsiz bir iştir. En önemli sözleri bile dönüp bir kez daha dinleyemezsiniz. Bir kez yayımlanır, kulaklara ulaşır, sonra sigara dumanı gibi boşlukta dağılıp gider…  İnsanda vefa duygusu, belge saklama tutkusu, düşünceye saygı yoksa eğer, belgesel değer taşıyan açıklamaları topluma mal etme kaygısına düşmez! Bizde ne yazık ki, saklama, koruma, yeniden değerlendirme kaygıları pek gelişmemiş! 

Vaktiyle büyük bir gazete için bir dizi röportaj hazırlamıştım. Türk edebiyatının önde gelen yazarlarının, şairlerinin evlerine gidip makaralar dolusu resimlerini çektik. Bunların filmleri, o büyük gazetenin arşivine teslim edildi! Gelgelelim bir daha asla gün yüzü görmedi o filmler. Arşiv görevlisi kişi, dipsiz bir kuyuya atmıştı sanki teslim aldıklarını! Bir daha ortaya çıkmamak üzere saklamıştı!

Bir dönemler de TRT İstanbul Radyosu’na bir dizi yaptım: “Edebiyatçılar Edebiyat Öğretmenlerini Anlatıyor” adlı bir program… Çağdaş edebiyatımızın önemli adları, çocukluk ve ilk gençlik çağlarını, yetişme koşullarını, öğretmenlerinden gördükleri ilgiyi, keşşaflarını ya da küçüklüklerinde anlaşılmamış olmalarını tatlı bir söyleşi havasında anlatıyorlardı… Ortaya çıkan şeyler gerçekten özgün birer belge değerindeydi… Ne var ki, bu anlı şanlı devlet kurumumuz, bantların hiçbirini saklama kaygısı gütmüyordu! Bant gerektikçe, eskileri silip üzerine yeni ses alınıyordu, o kadar… Belleği olmayan toplumun belleksiz bir kurumu halinde iş yapıyordu.

Alâettin Bahçekapılı, yıllar yılı İstanbul Radyosu’nda program yapımcısı olarak çalıştı. Kültür adına, edebiyat adına, habercilik adına, toplumsal bilinci ışıtma adına sayısız programa imza attı. Toplumumuzun kaymak tabası diyebileceğimiz yaratıcı insanlarla konuşmalar yapıp yayımladı. Bilgisi, kültürü derin insanlarla bir arada çalıştı; genç kuşak radyoculara ustalık etti, el verdi… Tutucu yöneticilere karşı ilerici duruş sergiledi. Arap ve Fars dilinin bağnaz tutkunlarına karşı arı Türkçenin savunucusu oldu. İçinden çıkıp geldiği yerel kültürü yadsımadan, ulusal kültürümüzün değerlerine sahip çıkmanın kaygısını taşıdı. Yurdumuzun, insanımızın sorunlarını kendine dert edindi, onları gündeme taşıdı.Bütün bunları yaptığı için de “teşekkür” yerine, sürgüne gönderildi; bedel ödetildi! Yine de yılmadı o, yüksünmedi; İstanbul Radyoevi’nin uzun ve loş koridorlarını varlığıyla, düşüncesiyle, çalışmalarıyla aydınlatan seçkin elemanlardan biri oldu her zaman. Radyo stüdyolarında kotardığı söyleşilerin, antenlerden yayımladığı seslerin, birer sigara dumanı gibi dağılıp gitmesine gönlü katlanamadığı için, o aziz insanların konuşmalarını birer kutsal emanet gibi, öylesine inançla, bilinçle,  adeta koynunda saklayıp korudu bugüne dek…

Nihayet geçen Kasım ayında, ilginç bir kitapla karşımıza çıktı Alâettin Bahçekapılı: “Sesleri Bende Kaldı.” Hem kitap, hem DVD. Konuşulan konuların tam metni ve konuşanların sesleri…

Kendi alanında bir ilk…

Kimler yok ki, bu kitapta, bu DVD’de! Seksenli yıllarda Üsküdar İhsaniye’de zaman zaman karşılaştığım Abdülbaki Gölpınarlı. Cumhuriyet gazetesinden tanıdığım karikatürist Ali Ulvi. Trabzon’da, Uzunçarşı’da tanışıp sonra evine konuk gittiğim Aslan Pulathaneli ki, Türkiye’deki tüm edebiyatçıların, sanatçıların ölüm tarihlerini günü gününe kayda geçen adam… Ağarmış saçları, tombul ve sevimli yanakları, boynundan eksik olmayan şık fularıyla Babıali Yokuşu’nda her an karışınıza çıkabilen o küçük dev adam, Aziz Nesin! Yetmişli yılların kanlı günlerinde kurban olarak seçilenlerden Cavit Orhan Tütengil hoca… Hiçbir iktidar döneminde eğilip bükülmemiş öğretmen yazarlardan Dursun Akçam. Rastlaştığınız her yerde bir fıkra patlatmasıyla ünlü, ölünceye dek şıklığından ve neşesinden hiçbir şey yitirmeyen ressam Elif Naci… Eski kuşak öğretmenlerin adeta taparcasına sevdiklerine, kitaplarını su içtiklerine tanıklık ettiğim Fakir Baykurt. Kırmızı yanaklarını, bıyık altından gülümsemelerini, Paris işi beresini hep uzaktan görüp izlediğim, tanışma şansına eremediğim usta hikâyeci Haldun Taner. Yetmişli yıllar boyunca, bakışlarını kaldırım taşlarından kaldırmadan Babıali Yokuşu’ndan inip çıkan Hasan İzzettin Dinamo. Ak saçları, aydınlık düşünceleriyle bilgelik simgesi olarak anımsadığım Hıfzı Veldet Velidedeoğlu. Uzun boylu, al yanaklı, piposu ağzından düşmeyen Kostantin Simonof. Genç yaşta yitirdiğimiz tiyatro yazarı  Oktay Arayıcı. Yaşamını Türkçenin arılaşmasına adayıp da, yaşamı boyunca Antep ağzıyla konuşan Ömer Asım usta… “Bana güveç bile diyebilirsin, ama fırına atmamak şartıyla!” diyen rint arkadaşım Radi Fiş… “Sevgili Güngör, bütün ölümlerin sesebi kalptir; çünkü kalp durur, insan ölür!” sözlerini nedense hiç unutamadığım Rauf Mutluay. Karşılaştığımız her yerde hal hatır sormadan geçip gitmeyen Recep Bilginer. Son yıllarını, Bostancı’daki evinde sağlık sorunlarıyla boğuşarak geçiren, buna karşın ironisi, gırgırını, has edebiyata olan ilgisini hiç yitirmeyen Salâh Birsel… Topu topu, bir vapur yolculuğu sırasında (Cemal Süreya ile Kadıköy’e geçerken) ahbaplık edebildiğim, sonra bir daha hiç rastlaşmadığım Tarık Buğra. Genç yaşta faşistlerce öldürülen hocam Ümit Doğanay. Her yaz Heybeli’deki yazlığına çağırıp çay partisi veren; her kış Nişantaşı civarındaki kafelerde ya da evinde davetini yineleyen sevgili Zeyyat Selimoğlu… Ve artık dünyamızda soluk almayan daha niceleri… Alâettin Bahçekapılı’nın kitabında konuşuyorlar, kendi sesleriyle. Yaşadıkları sürece dünyamızı aydınlatan sanatçılar, yazarlar, düşünce adamları, sanayiciler, bilim adamları, ressamlar, karikatürcüler… Yokluklarıyla dünyamızın yoksullaştığı değerler…

Yetmişli, seksenli, doksanlı yıllar boyunca birlikte ağlayıp birlikte güldüklerimiz!

Ne iyi etmiş de atmamış bu konuşma bantlarını Alâettin Bahçekapılı. Keşke bütün radyo programcıları onun kadar tutkuyla bağlı olsalardı işlerine… Onun kadar yarına belge bırakma kaygısı taşısalardı… Vefa, kimileri için yalnızca İstanbul’da bir semtin adıdır; kimileri için de insana, düşünceye, sanata saygının ifadesidir işte böyle.

Radikal Kitap (18 Mayıs 2007)

Önceki YazıAna SayfaSonraki Yazı